Menu

Uzaklarda Bir Yerlerde…

Küçüktüler, daha doğrusu kelimenin tam anlamıyla ufak tefekti Barla ve Zeren. Kendi dillerindeki isimlerini zor telaffuz ettiğimiz için biz öyle isim takmıştık onlara…

Gezegenler arası seyahat eden uzay gemileri, geçtiğimiz dönemlerde yaşanan yoğun Güneş fırtınaları nedeniyle arızalanması sonucu Türkiye’de bir bölgeye acil iniş yapmak zorunda kalmışlardı.

Geçen Hafta …

Aslında ana gemilerinde çok da büyük bir hasar yoktu. Ancak kurtarma kapsülleri onları çok düşük irtifada ana gemiden fırlatmıştı. Paraşütleri yeterince hava dolarak açılamadığından kapsüller de yere oldukça sert çarpmıştı. Yere ulaşan kurtarma kapsüllerinin otomatik açılan kapaklarından ilk çıkan Barla olmuştu. Barla, Zeren’in olduğu kapsüle koştu, aslında koşmaya çalıştı demek daha doğru. Hızlı hareket edemiyordu çünkü Dünyanın yerçekimi Mars’tan üç kat daha fazlaydı ve alışıncaya kadar hareket etmek o kadar kolay değildi.

Zeren’in kapsülünün kapağı yarım açıktı, ancak Barla onu yerinden kaldıramadı. Üstelik Zeren baygındı ve işin kötüsü kaskının kenarında da küçük bir çatlak oluşmuştu. Barla, endişe ile kendi kapsülündeki destek ünitesini almak için geriye döndüğü an, ayakta duran ve kendisini şaşkınlıkla izleyen küçük uzay kaptanı ile burun buruna geldi.

Farklı Dünyaların sakinlerinin ilk yakın temasıydı bu. Küçük kaptanın hemen arkasında duran anne ve babası da şaşırmış,  donakalmış halde onlara bakıyorlardı. Nitekim bir kaç saniye sonra çocuklarını koruma içgüdüsü ağır bastı. Ailesi onun hemen geri dönüp, kendilerine doğru koşmasını istedi.

Küçük uzay kaptanı bir anne babasına, bir de Barla’ya baktı. Oysa hiç düşmanca bir tavrı yoktu karşısındakinin. Yine de izlediği o korkunç Marslı istilası filmler aklına geldi ve bir anda endişelenerek anne babasına koşmak için geri döndü.

Tam o sırada bozuk bir şive (konuşma tarzı) ile Türkçe “Y…ar…dım, lütfen.. kar..deşim o…rada” sesi duyuldu. Ses mekanik ve robotumsuydu ama yine de anlaşılabiliyordu. Karşısındaki her ne ise, ondan yardım istemişti.

Barla, ne kadar kardeşine yardım etmek istediyse de kendi solunum hortumunun da delindiğini fark etmemişti. Bayılıp kendini kaybetmeden önceki o bir kaç saniyede son bir gayretle kolundaki otomatik tercüme sistemini çalıştırabilmiş, sistem onun dilini Türkçeye çevirmişti. Barla yüzüstü düştü. Yerde Mars’takilere benzer sert bazalt kayalara çarptı, ardından her yer karardı.

Küçük uzay kaptanı bu defa hiç tereddüt etmeden ona koştu ve Barla’nın öne doğru uzanıp kalmış elini tuttu. Anne babası da yanına gelince onu ters çevirdiler.

“Lütfen” ve “kardeşim”…

Bu iki kelimeyi kendi dillerinde duymuş olmak onları da etkilemiş, korku ve endişe yerini insan olmanın gereği sevgi ve yardım hissine çevirmişti. Hangi Dünyadan olursak olalım, sevgi evrenseldi ve bu türün de kardeşine olan sevgisi kendinden bile değerliydi.

Barla 70-75 cm. boyundaydı. Zeren ise ondan biraz daha küçük ve olsa olsa 60-65 cm. kadardı. Kaskın cam kısmı, altın kaplama gibi parlak yüzeye sahip olduğu için yüzünü göremiyorlardı. Elbisenin duruşuna göre bizden çok da farklı bedenlere sahip değillerdi. Omu kısımları daha geniş ve bacaklarının bize göre daha ince yapılı olduğu söylenebilirdi. Bu halleri ve beden boylarıyla kreşe giden çocuklarla aynı boydalardı bize göre. Uzay giysilerinin sol omzundaki armada iki simge vardı. Simgelerden üsttekiler iki üçgen şeklinde ve biraz daha büyüktü. Alttaki küçük olanlardan biri ise kırmızı boyalıydı. Onun da bir ailesi vardı ve o da çocuklardan biriydi…

– Anne-baba! Lütfen ona yardım edelim lütfen…

– Tamam ama..

– Ama ne baba?

– Tamam bir şey demedim. Şimdi sakin olalım ve ne yapabileceğimizi bir düşünelim. Sonuçta her hafta bir uzay gemisi arka bahçemize inmiyor.

Baba piknik yaptıkları yerdeki arabaya doğru koşarken annesi de diğerine, Zeren’e doğru koştu. Yarı açık kabin kapağından Zeren’in armalı olan kolu dışarı sarkmıştı. Onun da omuzunda aynı armadan vardı ve mavi ile boyalıydı. Barla’nın kardeşi…

Baba geri döndüğünde, yapışkan bant ile hava hortumunu hızla sardı. Neyse ki bu çözüm solunum sistemindeki sızıntıyı ve o garip tıslamayı durdurmuştu. Ancak kasktaki çatlağı doğrudan bantla onarmak zordu. Araya kapatıcı dolgu malzemesi gerekliydi ancak alet çantasında böyle bir şey yoktu.

Bu esnada anne hızlı bir şekilde çantasını açtı ve alel-acele karıştırmaya başladı. Ruj…rimel… allık… ve bir kaç makyaj malzemesi daha peş peşe yere düştü ama o aldırmadı.

– Heh tamam! Budum işte. Hemen hızlı kuruyan tırnak cilası ve ojenin kapağını açtı ve sırayla onları katman-katman çatlağın olduğu yere sürdü. Herkesin bildiği o keskin koku Zeren’in nefes alış verişini bir anda değiştirdi ve kol bilgisayarında bir ışık hızlı hızlı yanıp sönmeye başladı. Anne tırnak cilası ve ojeleri İnternet’te gördüğü bir ucuzluk kampanyasından gündelik kullanım amacıyla set şeklinde almıştı. Üstelik biraz üşüttüğü için büyükbabasıyla evde kalan kızı da oje sürmeyi çok severdi ve kırmızı harflerle “toksik madde içermez” yazıyordu etiketlerinde. Ama annenin bilmediği bir şey vardı ki; o da merdiven altı üretim olan bu tırnak cilası ve oje içinde bulunan Formaldehit, Tolüen, Dibutyl phthalate maddesinin Zeren’in bilgisayarının alarm vermesine neden olmuştu. Anne daha sonra bu maddeleri araştırdığında, gerçekten de dehşete kapılacaktı.

– Sanırım bu onu bir süre idare eder.

Babanın sesi ortamın sessizliğini bozmuştu. PVC tamir bandı ile parçalı ve sağlam bir yama yaptı. Daha sonra ikisi birlikte Zeren’in kabin kapağını zor da olsa kaldırmayı başardılar. Onu nazik bir şekilde kabinden çıkarıp Barla’nın yanına yatırdılar. İkisinin de bedenlerinde hiç hareket görünmüyordu. Kol bilgisayarlarında dairesel olarak dizilmiş, ona yakın minik lambacıklardan sadece en son olan yanıp sönüyordu… Şimdi o da söndü.

Küçük uzay kaptanı, anne-babasının arasından geçerek onların yanına gelip diz çöktü. Barla ve Zeren’in arasında, onların parlak ama üzeri hafif pütürlü eldivenlerinden tuttu. Titreyen alt dudağını ısırsa da, kendini daha fazla tutamadı. Bir an önce dışarı çıkmayı beklercesine sicim gibi yaşlar akıverdi o küçük gözlerinden. Yarı sert görünen eldivenlere ve mekanik yapılı kollara çarpan gözyaşlarının tıp-tıp damlama sesleri bile duyuluyordu o anki sessizlikte. Damlalar eldivenlerin üzerinden akıp gitti, kol bilgisayarının hasarlı görünen hafif yanık yerinde kayboldular.

Oysa o kadarcık zamanda bile çocuk neler hayal etmişti. Onları arkadaşlarıyla tanıştıracaktı, şakalaşacakları, oyunlar oynayacaklardı, onlar uzay gemilerini anlayacaktı… Yok yok onları tanıştırmayacaktı, belki insanlar onlara zarar verebilirdi. İç içe geçmiş bir sürü hayaldi işte. Sonuçta ailesi ile birlikte izlediği o meşhur The Extra-Terrestrial (E.T.) filmindeki gibi bu bir sır olacaktı bu. Ailesine döndü ve ;

– “Biz.. yani.. onları.. kurtaramadık değil mi? Onlar…” diyebildi zar-zor yutkunarak.

Büyükleri hiç bir şey söylemedi… söyleyemedi. Kendileri bile hala bir, pardon iki uzaylıya yardım etmiş olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorlardı ki; şimdi de onları kaybetmişlerdi. Bilgin olmaya gerek yoktu. Eğer bizim gibiyseler; bir hareket, kıpırtı ya da nefes yoksa, görünen tüm renkli uyarılar son bulmuşsa kurtaramamışlardı.

Annesi ona sessizce sarıldı, çocuğun göz yaşları da annesinin omuzunu ıslattı. Anne onu ağlamasını durdurmadı. Ağlamak böyle durumlarda onun için iyiydi ve acıyı sonrasında değil hissettiği anda yaşamalıydı yüreğinde de.

– “Bu, evet demek mi anne?”

– Güzel kuzum benim. Yaşama dair bazı şeyleri daha önce seninle konuşmuştuk hatırlıyor musun? Bizler ne kadar yardım etmek, bir şeyler yapmak istesek de etten kemikten insanız ve her şeyi yapamayız. Bizler süper güçleri olan canlılar değiliz. Bir limitimiz var. Tek süper gücümüz var ki o da sevgi. Bizi aşan bazı şeylere gücümüz yetmeyebiliyor ve istemesek de sevdiklerimizi kaybedebiliyoruz. Onları hayatta tutmayı biz de çok isterdik, ama olmadı. Lakin en azından denedik değil mi?

– Ama… ama onlar daha çocuk. Tıpkı benim gibi… Ve çocuklar yaşamalı…

Babası onu kucağına aldı ve saçlarını okşayıp öptü. Ardından böyle durumlarda hep yaptıkları şeyi yaptılar. “Biz bir aileyiz” anlamında birbirlerine sarıldılar.

Tam o anda o tanıdık ses yeniden duyuldu. “Sen çecuk…ben de çıkık… ço-ço-ço-ço-cuk..çocuk..”. Tercüme bilgisayarı kekelercesine arada takılıyordu ama anlaşılıyordu. Üstelik Barla ve Zeren’in kollarındaki saydam renkli kayışlar yeşil renkte ışımaya başlamıştı, şimdi kol bilgisayarının dairesel lambacıkların tamamı yanıyordu. Ses devam etti.

– Te..şek..kürler…çocuk. Biraz zamana ih..ti..yaç var. Hasar onarılıyor. Se-n… bekle… Senin göz.. böl-gesinde yoğun sıvı birikmesi var. Be…de…nin acı hissetmek… Bu, b-u bizim gezegenimizde de aynı. Sen bizim için mi acı his…settin?

– “Heyyy! Sen yaşıyorsun!” diye haykırdı küçük uzay kaptanı.

Hiç bir şeyi umursamadan, yarı oturur vaziyette getirdiği Barla’ya sarıldı. Karşılıklı konuşmalar devam ettikçe otomatik çeviricinin yapay zekası daha anlaşılır tercüme etmeye başlamıştı.

– “Seni küçük uzaylı eşşek sıpasııııııı, ödümüzü kopardın” diye mırıldandı babası. Anne de her zamanki gibi “Şşşt! Çok ayıp duyacaklar, hem uzaylı da olsa biraz nazik ol” dedi. Birlikte Zeren’i kontrol ettiler, o da iyiydi. İyiydi derken, kollarını kalbinin üzerinde tutuyordu. Bu onların dünyasında “iyiyim” ya da “teşekkürler” demekti muhtemelen.

Ailesi, Barla ve Zeren’i güneş altından kaldırıp, kucaklarına aldılar ve piknik yaptıkları yere taşıdılar. Ağacın gölgesi nispeten daha iyiydi. Yani en azından Dünyalılar böyle yapardı. Eh, Güneş de her yerde Güneşti neticede.

Aynı evrenin farklı noktalarındaki yolcular şimdi bir ağacın gölgesindeydi. Barla, Zeren’in kolundaki sistemde bulunan tuş görünümlü bazı çıkıntılara bastı. Ardından da Zeren’in çeviricisi de açıldı.

– Min-nettarım Dünyalı-lar. Bana ve kardeşime yardım etti siz.

– “Önemli değil ama merak ettim, neden elin hala böğründe? Yaralandın mı?” diye sordu küçük uzay kaptanı.

– Böğür? Üzgünüm. Bu kelimeyi çevirici tanımlayamadı. Bugün mü demek istedin?

Uzay kaptanı ve ailesinin kendi aralarında gülüşmelerinin sebebini anlamadılar elbette. Söze baba girdi durumu toparlamaya çalıştı.

– Eeee…şey, bu bizim dünyamıza ait bir deyim. Nasıl desem bir şeyi özetleyen kısa cümleler.

– “Tamam bu cümle onaylandı. Anladık biz” diye cevap verdi çevrinin mekanik sesi.

– “Kaskınızı çıkarabilir misiniz, sizi görebilir miyiz?” dedi küçük kaptan.

– Üzgünüm, bağlı olduğum kolonimin kuralları çok katı. Onların bilgisi olmadan başka bir canlı türü ile doğrudan temasımız yasak aslında. Bu temas istem dışı gerçekleşti.  Sizin Mars, bizim ise kırmızıya çalan renginden dolayı Kızalgu (kızarmış, kızgın) dediğimiz gezegen, kolonimizin ileri uç gözlem üssü. Kızalgu’da derin vadi bölgesi yamaçları içinde gelişmiş gözlem üslerimiz var. Ancak son zamanlarda sizin Dünyanızdan gönderilen sondaların sayısında artış olunca, koloni koruyucuları görev değişimi ile ailem buraya geldi.

Keşif sondalarınızı gözemek amacıyla Dünyanızın üst yörüngede iken Güneş fırtınası çok güçlü bir şekilde ana gemimize çarptı. Dünyanızın 70 bin km yukarıdaki Manyetosfer tabakası güçlü bir şekilde buna karşı koydu ve siz zarar görmediniz. Zaten elektromanyetik dalga Manyetosfere çarptığında Büyük Okyanus bölgesi Güneş’e dönüktü. Ama gerçekten güçlüydü ve biz sizin kadar şanslı değildik. Gemimiz Lü’nün yön ve uçuş bilgisayarı arızalandı. ana haberleşme sistemi felç oldu. Yedek sistem devreye almak istedik ancak o devreye giremeden önce geminin kontrolünü kaybettik ve kontrolsüz bir şekilde sürüklendik.

Bu kontrolsüz dönüş Dünya yörüngesindeki yörünge izimizi ve tutumu da değiştirdi ve hızla alçalmaya başladık… Atmosferinize yaklaştığımızda hızımız hala çok yüksekti. Isı kalkanlarımız bizi koruyabilirdi ancak yüksek süratten dolayı uygun giriş açısını yakalayamazsak atmosferden sekebilirdik. Üçüncü nesil yapar zeka Kor’ları (ateş parçası) devreye soktu ve ana frenleme iticileri çalıştı.  Sonra da sizin atmosferinize girdik.

– “Hey bi dakika bu her şeyi açıklıyor” dedi babası. “Sabah haberlerinde Türkiye Uzay Ajansı (TUA), radyoda bir manyetik fırtınadan bahsediyordu ve okyanustaki gemilerle haberleşme kesildiğini anlatıyordu ama aracı hazırlamakla meşgul olduğum için çok da üzerinde durmamıştım.

Barla devam etti konuşmaya…

– Anlayamadığmız bir şekilde Kor motorlarının gücü azaldı. Hızla irtifa kaybediyorduk. Atmosferiniz bizim gezegenimize göre çok yoğun ve havanın sürtünmesi Lü’nün gövdesini çok fazla ısıttı. Lü’de bizimle beraber olan Apa ve Ög bizi hızla kaçış kapsüllerine yerleştirdiler. Fırlatıcının düğmesine basarken Ög’ümün gözlerindeki, siz nasıl diyorsunuz? Buldum “korkuyu” ve “sıvıyı” hatırlıyorum hala. Kapsüllerimiz fırlatıldıktan sonra Lü adeta akkor haldeydi.”

– “Dinlenmen gerek, bilekliğin turuncuya döndü. Ben devam ederim” dedi Zeren.

– Tamam, üzgünüm. Eğer daha fazla devam edersem kol bilgisayarım beni korumak adına, halka yeşile dönenen kadar iletişimi en az bir saat kapatabilir.

Zeren devam etti.

– Apa’m hala kumandayı düzeltmeye çalışıyordu. Bunu geminin pike yapmasından anlamıştım. Sanırım onlar sizin mesafe deyiminizle 5-6 km öteye düştüler. Paraşütler sürüklenmeyi önlemek için belli bir irtifada açılması gerekiyor. Ama atmosfere girişteki yüksek ısı sanırım kapsüllerde genleşmeye neden oldu. Kapsüllerin mini frenleme iticileri son anda çalıştı ve yavaşladık ancak bu mesafe paraşütlerin yeterli hava ile dolması için çok alçaktı. Kendi dünyamızda atmosfer seyrek olduğu için böyle bir durumda çok daha yukarılarda açılır. Ama atmosferiniz yoğun olduğu için bu mesafede bile hava ile doldu, yine de sert iniş yaptık. Ama..”

– “Ne oldu?” dedi anne.

– Ben… kar-deşim… burdayız. Ama.. ama Ög ve Apa yok… Ög’ü özlemek yaptı ben. Ya onlar…

– Kıyamammmm! Sen de ailen için endişelendin değil mi? Merak etme onları da bulacağız. Az önce sözünü kesmemek için soramadım ama bu “Ög” anneniz, “Apa” dediğiniz babanız mı? Bir de “Lü” vardı sanki.

– Bizde yani Ogus’larda -sanırım siz buna aile diyorsunuz- herkesin bir tanımlaması yok. Apa’lar güçlüdür, Ög’ler ise duygusaldır. Ög aynı sen gibi yapmak. Ne zaman bana baksa onun da nefesi değişmek. Lü (ejderha) ise gemimizin adı. Üzgünüz, siz soru sormamak yapınca, anlamak yaptığınızı düşünmüş Barla, açıklama girmemiş araya.

– Tamam kuzum, sen de yorma kendini şimdi biraz dinlen.

Küçük uzay kaptanı ve babası muzip muzip gülümserken annesine baktılar.

– Ne…Neee? Yine ne oldu, ne dedim ki şimdi ben?

– Kuzum ha, kuzum? Kuzun daha bu sabah ikiydi, bakıyorum şimdi üç, hatta dört oldu.

– Hey! Bana bakın haytalar, ben bir anneyim ve bilinen evrenin her yerinde anne annedir tamam mı? Eminim onun da annesi… şey yani Ög’ü ona da odasını dağıttığında kızıyordur.

Küçük uzay kaptanı ve babası şaşırmış gibi ona bakıyorlardı. Oysa şu an gülüyor olmaları gerekirdi bu espiriye.

Babası oğlunu usulca arkasına dolaştırdı.

-Hayatım şimdi sakin ol ve yavaş yavaş bana doğru gel. Ani bir hareket yapma. Sanırım onlardan uzaklaşman iyi olacak.

Anne onların kendi gerisinde olan bir şeye baktıklarını anladı. Ve bu şey her ne ise kendinden epey büyük ve yukarıdaydı üstelik.

Uzay gemileri hep silindir ve daire şeklinde tanımlanırdı ama karşılarındaki iç içe geçmiş eşkenar üçgene benziyordu daha çok.. Atmosfer altı iticiler ortalığı toz dumana kaldırdı. Anne iç güdüsel olarak yine de yerde yatan Barla ve Zeren’in üzerine renkli dokuma kilimi atmış ve şimdi de oğlunu sıkıca kucaklamış yatıyordu. Baba da onların üzerine kol kanat germişti. Türbin sesine benzeyen vınlamalar durduğunda toz bulutu da aralanmaya başladı. Bu bir Lü idi. Lü’nün yere inmesiyle birlikte aviyonik kanatlar gövdenin içine çekildi. Mırıltıya benzeyen sesle birlikte mavim lazere benzeyen bir ışık demeti önce yerdekileri, sonra da onları baştan sona taradı ve söndü.

Bej ve siyah karışımlı giysileri ile şimdi tam karşılarında duranlar Apa ve Ög’dü. Giysileri karbon elyaf kumaş gibi nano kareli gibi olsa da, güneşe ışınlarının açısına göre renk değiştiriyordu. Apa tek omuzundaki pelerinin altından çubuk benzeri bir şey çıkardığında baba onları korumak için öne atıldı. O sırada çubuktan yayılan tiz bir sesle birlikte Barla ve Zeren’in üzerindeki toz-toprak, oluşan hava akımıyla temizlendi. Ög çocuklarının üzerindeki kilimi kaldırdı. Belindeki kayışa bağlı iki kartuşu elbiseleri ile bütünleşmiş gibi duran sırt çantalarının yan tarafına taktı. Anlaşılmaz bilgisayar melodisi gibi bir ses eşliğinde Barla ve Zeren’in elbiselerinde açık yeşil bir sıvının damar benzeri yollardan dağıldığını gördüler.

Apa elindeki çubuğu, Ög de kilimi yere bıraktı. Her ikisi de sağ ellerini yere koyup tek diz üzerine çöktüler. Apa kolundaki çıkıntıya dokundu ve çevirici devreye girdi.

– Ben Apa. Bu da Ög. Balalarımız bir kaç dakika içinde iyileşecekler. Çok fazla vaktimiz yok. Onları alıp gitmemiz gerek, ama önce size teşekkür etmek istiyoruz. Kol bilgisayarları bize herşeyi aktardı. Tüş (düşme) zamanından sonra onlara siz yardım ettiniz. Gezegenimizdeki Ayuki (yönetim) talimatlarına uymamız gerek. Bizi bağışlayın, daha fazla kalmamalıyız. Sizin yanınızda olan kısa boylu onlar için göz sıvısı döktü. Bunu ve yaptığınız yardımı unutmayacağız, bunu size bir minnet armağanı olarak bırakıyoruz. Ama asla bir başkası buna ulaşmamalı.

– “Nedir ki bu?” diye sordu baba

MOEP‘i biliyor musunuz?

– Hayır bilmiyorum o da ne?

– Öğreneceksiniz. Aslında bu ilk temasımız değil, daha doğrusu sizinle ilk temasımız değil. Sizi ve yanındaki kısa boylu yaşam formunu tanıyoruz. Sana verdiğim bu şey, sana yardım etmek ama şimdi kullanma, biz gittikten sonra. Senin yanındaki kısa yaşam formu bize mesaj göndermek isterse tek kapı o.

Diğer yanda küçük uzay kaptanının annesi ve Ög hiç konuşmamışlardı ama konuşmaya da ihtiyaçları yok gibiydi. İkisi de birbirinin kalpleri üzerine ellerini koymuş birbirlerine bakıyorlardı. Apa ve Ög Barla ve Zeren’i Lü’ye taşıdılar.

Aile bir kaç dakika sonra onların gidişlerini izledi. Ög son kez geriye dönüp onlara bakmış, küçük uzay kaptanı da ona el sallamıştı.

Bir saat sonra…

Anne babası oturma odasına geçtiler, küçük kaptan da elini yüzünü yıkamak için lavaboya gitti.

– Ne gündü ama değil mi hayatım, rüya gibi? Ufaklığa sormaya gerek yok sanırım, o hayatının en mutlu anını yaşadı bugün. Baksana hala etkisinde. Sahi sana ne verdi orda Apa?

Baba bel çantasındaki kumaşa sarılı paketi çıkardı orta sehpanın üzerine koydu. İç içe geçmiş toprak rengi kumaş parçasını açtıklarında şaşırdılar. Çünkü bu elektronik bir cihazdan daha çok bildiğimiz kırmızı topraktan bir kil tabletten ibaretti. Üstelik üzerindeki yazılar hiç da yabancı değildi. Tam o sırada;

– “Heyooo ben geldimmmm!” Gelen evin bıcırığı, küçük kızlarıydı.

Annesi kızını kucakladı. “Hanimiş-hanimiş” ve “yanak-yanak” yaptılar, kızın ateşi düşmüştü. Büyükbabası ile selamlaştılar ve ona olan biteni anlattılar. Şimdi hepsi kil tabletin üzerindeki yazılara bakıyordu.

– “Ama bu yazılar…” sözü yarıda kaldı büyükbabanın.

Baba kil tableti çevirdiğinde şaşkınlıkları daha da arttı. Kil tabletin arka yüzünde bir resim tasfiri vardı ve bu resmi odadaki herkes çok iyi biliyordu. Özellikle de küçük kız.

– Babişşşş, annişşşş bu benim resmim! Hatırlamadınız mı? Hani bir ay önce ben bir resim çizmiştim. Sonra onu Dünyadaki Mars Projesine göndermiştim de sonra da onlar resimlerimizi uzaya göndermişti ya. Bu o resim ve üzerine yazdığım yazılar. Büyükbabamın kitaplığında bulduğum kitabın garip harflerine ve kelimelere bakarak yazmıştım. Kahramanlarıma isim de buldum. Bak bu kız olan Zerennnn, bu daaaaa onun ağabeyi Barlaaaa. Bakınnn! Şurdaki de onların uzay gemisi Lü, yani ejderha. Geminin yanında duranlar da Barla ve Zeren’in anne babası Apa ve Ög.

Kelimelerin tamamı Göktürkçe idi. Büyük babası bile şaşkınlığını gizleyemedi. Baka baka bile olsa Göktürkçe harfleri oldukça düzgün yazmıştı küçük kız.

Ziyaretçiler onlara eski dillerinde (Göktürkçe) cevap vermişlerdi. Büyükbaba tekrar tabletin ön yüzünü çevirdi ve oldukça küçük yazılmış yazıları büyüteçle tercüme etmeye başladı. Bu bir (günlük) günceydi ve belli bir zamanı anlatıyordu.

mesaj-0


Namara Kolonisi, Uzay Büküm Zamanı 478
271’inci Lü (Ejderha) Gücü Uzak Keşif Filosu Komutanı
Yörünge Keşif Aracı Seyir Ceridesi
Dünya zamanı 27 Kasım 2020

Gezegeniniz yüzeyine vuran son Kuyaş (Güneş ışığı) yerini alaca karanlığa bıraktığı vakitti. Lü’nün görünmezlik kuyakları (zırhı) açıktı çünkü mavi gezegene çok yakındık. Bu esnada Arkış (haberciler) Dünyadan uzaya bir dizi özel sinyal gönderildiğini bildirdi. Bu sinyaller insan formunun her zamanki kullandığı sinyallerden farklıydı. Lü’nün Ayğuçı (gemi uçuş bilgesi, üçüncü nesil yapay zeka) sinyalleri deşifre etmeye başladı. Ekranda yavaş yavaş beliren şekiller, nedense insan formunun gelişmişlik düzeyine göre çok daha basit çizimlerdi.

Ayğuçı bunların henüz gelişimlerini tamamlamamış kısa insan formları (çocuklar) tarafından çizilmiş resimler olabileceklerini öngördü. Önceleri bir anlam veremedik ama Ayğuçı resimleri analiz etmeye devam etti. Resimlerin ana teması, insan formunun başka bir gezegende yaşamlarını tanımlıyordu. Üstelik yanlarında dört ayaklı başka türler de vardı. Bu dört ayaklı formların da insanla dost oldukları belliydi. Üstelik Ayğuçı resimlerde hiç silah benzeri bir çizim tanımlamadı.

Resimlerin tamamı farklı bir gezegende yeni bir yaşam kurma üzerinde oluşturulmuştu. Her resmin alt orta kısmında sürekli şu ifade tekrarlanıyordu. Bu sinyalin asıl kaynağıydı. Resimlerin bazılarında metinler vardı ve harf dizilimleri genelde birbirine yakındı.

Mesaj

Ancak içlerinden biri farklı bir dille yazılmıştı. Resimde bir aile vardı ve sevgiyi anlatıyordu. Bunun özel bir mesaj olabileceğini anladık. Bunun karşılığı “biz dostuz” demekti.  İki kısa insan formunun altına eski dilde “Barla” göz alıcı, “Zeren” yani anlayışlı yazılmıştı.

Ayğuçı dili analiz etti. Bu insan formunun çok eskiden kullandığı bir dildi. Arşiv kayıtlarımız bu simgesel yazı dilinin insan formunun Dünya adını verdiği bu mavi gezegene, neslimizin son ziyaretinde karşılaşılan ve çok eski zamanlardan bir taş üzerine yazılı bilgilerle eşleştirdi. Kayıtlara göre ilk temas o bölgede yaşanmıştı. İlk nesil keşif Lü’lerinin koruma kalkanları şimdiki gibi gelişmemişti ve atmosfer altı inişte Perseid yağmurunda bir meteoridle çarpışmış, iniş esnasında bu dikili taşın kenarına çarparak zarar vermişti.

Çarpışmada yaralananan 4 mürettebat oradaki insan formu tarafından tedavi edilmişti. Sizin atalarınız olan bu kavmin insan formu savaşçıydı, bizim donanımımıza göre ilkel de olsa demir aletler kullanabiliyorlardı. Ancak onların bilgeleri olası bir çatışmayı engelledi ve bu olayı diğer insan formlarından sakladılar, sırrı sonsuza kadar tuttular. O gün Namara Kolonisi konseyi bu gezegeni sonsuza kadar dost olarak tanımladı. Konsey teknolojimizi onlarla paylaşmayı düşündü ancak zaman içindeki kendi kendilerine gelişmeleri daha iyiydi. Üstelik başka bir gezegenin olağan teknolojik gelişimini bir anda değiştirmek istenmeyen sonuçlara neden olabilirdi ve vazgeçildi.

Namara Kolonisi o zamanlar birkaç farklı koloninin birleşmesinden oluşuyordu ve ortak bir dil sorunu vardı. Özelikle değişken dil yapısına sahip ve bize göre görece ilkel, teknolojisini tamamlamamış olan kolonilerle anlaşmak yapay zekaya rağmen problem olabiliyordu. Bu dilin simgesellik özelliği ve insan formunun yaptıklarına saygı nişanesi olarak Namara Kolonisi’nde bu dil yapısı benimsendi ve ilk nesilden itibaren tüm çeviricilere yüklendi. 

Bu nedenle size bu mesajı bu dilde yazdık. Bizim kısa yaşam formumuz (çocuklarımız) için yaptıklarınıza minnettarız. Sizin kısa insanlarınız istediği zaman bizim kısa formlara yazabilirler. Ama bu aramıza bir sır olarak kalmalı ve başkaları bilmemeli. Bu nedenle size bir mesaj anahtarı veriyoruz. Mesaj ekranında belirtilen alana bu anahtarı yazıp gönderdiğinizde Namara Kolonisi’ne mesajınız ulaşacak ve bizim kısa formlara ulaştırılacak. Mesajın ulaşıp ulaşmadığını anlamanız için haberleşme kutunuza gidin ve cevabı bekleyin. Namara Kolonisi bilgisayarı size mesajın durumu hakkında bilgi gönderecektir. Eğer mesaj almadıysanız anahtar şifresini yanlış yazmışsınız demektir. Geçidin açılması için anahtar şifresini tam ve doğru rakamları girmelisiniz.

Geçit anahtarını oluşturmak için için bu defa evrensel matematik dilini kullanacağız. Sizin kısa yaşam formu aşağıdaki işlemleri tamamlasın. Her satırda çıkan rakamları yanyana ve boşluk vermeden mesaj bölümünde ilgili anahtar yerine yazsın. Daha sonra alt bölümde mektubunu yazabilir. Bu arada unutma, aşağıdaki anahtar şifre oluşturucuyu yapay zeka her hafta değişecektir. 

  • 1 x 1   =
  • 5 + 4   =
  • 14 – 12=
  • 9 / 3    =

Sizi selamlıyoruz, mesajını bekliyoruz…
Mesaj bitti. 


O an odada bulunanların hepsi için inanılmaz bir deneyimdi. Anne söz girdi.

– İyi ama mesajı nasıl göndereceğiz, mesaj yeri nerede?

Tam o esnada ağzı açık olan biteni izlemekte olan oğlu “Ben de bakıcam yaaa!” diyerek her zamanki haşarılığı ile kil tablete uzanmak için öne atıldı. Ancak büyükbabasının eline çarpmasıyla tablet yere düştü ve anında dağıldı.

Şimdi yerde gördükleri şeyden dolayı şaşkınlıkları bir kat daha artmıştı. Kurumuş kil tablet kolayca dağılmış ancak içinden parlak yüzeyli bir cihaz çıkmıştı. Ekranda tek bir kelime yazıyordu…

mesaj-1
MESAJ

Şimdi şifreyi çöz ve yukarıdaki küçük MESAJ resmini tıklayarak mesajını gönder.


 

Print Friendly, PDF & Email
Beğen  26
Yazar

Dünya'daki Mars Projesi (Mars on Earth Project) kurucusu, proje tasarım ve mekanik sorumlusu. TÜBİTAK / ARBİS-Araştırmacı. Amatör telsiz çağrı işareti TA2IRU.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir